En son konular
KÜLTÜR & SANAT & YAŞAM
Giriş yap
Eylül 2010
| Ptsi | Salı | Çarş. | Perş. | Cuma | C.tesi | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | ||
| 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 |
| 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 |
| 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 |
| 27 | 28 | 29 | 30 |
Arama
Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir Yok
Sitede bugüne kadar en çok 43 kişi Cuma Ağus. 13, 2010 9:53 am tarihinde online oldu.
Istatistikler
Toplam 53 kayıtlı kullanıcımız varSon kaydolan kullanıcımız: dadaşım benim
Kullanıcılarımız toplam 118 mesaj attılar bunda 104 konu
Mehmet Akif Ersoy
1 sayfadaki 1 sayfası • Paylaş •
Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy
--------------------------------------------------------------------------------
Mehmed Âkif 1873’te Fattih’in Sarıgüzel mahallesinde doğdu.
Âkif’in babası Temiz Tahir Efdendi, annesi ise Buharalı Emine Şerife Hanımdır.
Ailesinin
ilk çocuğu olan Âkif’e babası ebced hesabı ile doğum yılına tarih
düştüğü için Ragif adını verdi. Fakat bu isim pek kullanılmadığı için
annesi
ve arkadaşları tarafından Âkif diye çAğrıldı. O da sonra bu adı kabullendi.
Âkif
dört yaşında Emir Buhari Mahalle Mektebine gönderildi ve ailede aldığı
eğitim mekteple takviye edilerek terakkiye başladı. Babası Tahir
Efendi, oğlunun tahsil ve terbiyesi ile bizzat meşgul oldu.
Mahalle
Mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitiren Âkif’i annesi medreseye
göndermek istese de babası bu bilgileri kendiside öğretebileceğinden,
onun Mekteb-i Mülkiyenin İdadi kısmına gitmesini arzu etti. Buna rağmen
Akif’i meslek ve mektep seçiminde serbest bırakınca , o da zamanın
gözde mektebi olan mülkiyeyi seçti. Bunun üzerine sevinen babası
cebinde oğlunu idadiye yazdıracak parası olmamasına rağmen kAydını
yaptırdı.
Burada da başarılı olan Akif, bunun yanında babasından
aldığı Arapça derslerini oldukça ilerletti. Esat Dede isimli hocasından
da Farsça dersleri almaya başladı.
Fakat bunlar Şark’a ait dillerdi
ve bu asırda Garb’ı bilmemek büyük ayıptı. Kendi kendine Fransızca
öğrenmeye koyulan Akif dilden ve diğer derslerden de birinci duruma
yükseldi.
Âkif bütün bunların yanında bir de güreş’e gidiyordu.
Diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zaman geçiriyordu ve bu okuma
zevki ona yeni bir yetenek kazandırdı:
Şiir
Âkif şiir kitaplarıyla yetinemeyip şiir yazmaya başladı.
Mehmed
Âkif Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, aynı okulun
yüksek kısmına girdi. Gövdeleşmeden meyve verip dal budak salan Ağaç
gibi, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girdi.
Fakat
bu, şartların bitişe zorladığı bir başlangıç oldu. Ferdi ve Cemiyeti
saran felaketler zincirine yeni halkalar eklenirken, herkesin
birşeylerini kaybettiği bu “felaket ve helaket” arasında Akif önce
babasını kaybetti.
1889yıılı yazında Yakacık’ta kaldıkları zaman
meydana gelen bu vefatı ailenin o zamana kadar tattığı acıların ilki
değildi, ama en büyüğü idi.
Bu acının üzerinden
daha bir
yıl geçmeden yegane mal varlıkları olan Sarıgüzel’deki ev ve eşyaların
tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti.
Bu
felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bıraktı. O zaman
yeni açılan ve iş imkanı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı
öğrenci olarak girdi.
Âkif’in bu yıllara yenik düşmesi gerekirken,
Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata
binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı.
Bütün bu başarılı çalışmalara hayatı boyunca devam eden Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi.
Daha
sonra sari hayvan hastalıkları işi üzerinde vazifeye başladı ve çeşitli
bölgelerde görev yaptı. Bu arada, babasının doğum yeri olan İpek’e
gitti ve amcalarıyla görüştü.
Mehmed Akif memuriyete başladıktan
sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı Mehmed Emin Beyin kızı
İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir
çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim
Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi,
hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve
samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir
ailelerden biri durumuna geldiler.
Akif, 1906 yılında Halkalı
Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik
Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908’de Darülfünun Umumi Edebiyat
müderresliğine tayin edildi.
Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif’in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu.
Akif
bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını
hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete
hazırlamanın yollarını aradı.
Bu arada sadece çağırmanın yetmeyeceğini bilen ve memleketi kurtaracak, milletin ümidini yeniden
alevlendirecek
davetsiz ve vazifesiz gönül fedailerinin ortaya çıkması gerektiğine
inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfunundaki vazifelerinden istifa
ederek şahsi ve acı ihtiyaçlarını unutup milletin ıztırabını dindirmeye
koştu ve söylediklerini ilk defa kendisi tatbik etmeye başladı.
Fakat
bütün bu gayretler felaketi önlemeye yetmedi. balkanlarda gittikçe
çoğalan kin ve husumet dolu azınlık ayaklanmaları, Batının himayesi ile
savaş şeklini aldı ve binlerce insanı heder eden bir hüsranla bitti.
Akif,
iman ve heyecanın terennümü olan onlarca şiir yazdı. Bu şiirler dilden
dile, gönülden gönüle yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma,
milletin her ferdinde bir kımıldama görüldü ve Balkan faciasının
yaraları el birliği ile sarılmaya başladı.
Akif bu geçici
sükunetten faydalanarak Mısır seyehatine çıktı. Mısırın eski
harabelerini ve tarihi yerlerini gezdi. Özellikle El-Uksur, çok
dikkatini çekti ve El-Uksur’da” şiirini yazdı.Mısırdan Medineye geçen
şairin bu seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul’a döndü.
Alman
İmparatoru Vilhelm’in daveti üzerine oradaki Müslüman esirlerle görüşüp
onları işrad etmek üzere Akif’in Şeyh Salih Şerif Tunusi ile yaptığı
Almanya seyahati, teşkilatın bu çalışmalarını yerinde gerçekleştirmişti.
Mehmed
Akif 1914 yılında Berlin’e vardığı zaman kendisine büyük bir Otelde
geniş bir oda ayrıldı, fakat o burada kalmayı kabul etmedi ve tren
istasyonu karşısındaki üçüncü sınıf bir otele yerleşirken de Almanyanın
tarihi boyunca hiçbir ferdinde göremeyeceği bir fedakarlık ve fazilet
örneği gösterdi.
Akif Almanya'da ilk iş olarak İngilizlerle aynı
safta bize karşı çarpışırken esir düşen Müslümanlarla görüştü, onlara
Osmanlı Devletinin durumunu anlattı; hilali kurtarmak gayesi ile savaşa
sürüldüklerini söyleyerek pişmanlıklarını ifade etmeleri karşısında;
“Bizim en büyük derdimiz cahil olmak. Bütün Müslüman aleminin başlıca
müsabi bu afet. Onu yenmedikçe, hiçbir ciddi ve şerefli netice elde
edilemez. Bence İslam’ın büyüklerinin yapacağı tek şey, birer medeniyet
ve irfan mücahidi hüviyedi içinde diyar diyar gezmek işrad etmek ”
diyerek memleket için yapılması gereken ilk ve en önemli çalışmayı
belirtti.
Akif Almanya’dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle
devam ediyordu. Başka cephelerde de savaşın şiddeti Çanakkale’dekinden
az değildi, ama millet bütün ümidini Çanakkale Savaşının neticesine
bağlamıştı. Savaşın kazanılması Civan harbinin seyrini bizim ve
müttefiklerimizin lehine belki değiştirirdi.
Akif İngilizlerin dessas planları karşısında ümidini Çanakkale’ye bağladı
Allah,
Allah” sadeleri, namertlerin çelik namlularını karton borular gibi
buruşturup yerin dibine batırırcasına, alın terleri gibi tuzlu ve temiz
boğazın sularına gömünce, heyecanla hep bu anı bekleyen Akif , “Demekki
ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim” diye haykırarak Almanya’dan öyle
coşkun heyecanla döndü ki, Necid çölleri bile onun, vatan toprağına en
uzak köşelerine kadar gitmesini engelleyemedi.
Bu sırada Osmanlı
Devleti ve İslam aleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve
İslam’a yapılacak hücumları cevaplandırmak için Darü’l-hikmeti’l
İslamiye Cemiyeti kuruldu. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Bediüzzaman,
Said Nursi gibi devrin meşhur ve müntaz alimleri bu cemiyete üye,
Mehmed Akif’de başkatip olarak tayin edildiler.
Bu, Akif’in Ravza-i
Mutahharadan getirdiği gül fidanlarının gönüllere dikmesi için en güzel
fırsattı. Bu maksatta hemen işe başladı, bir yandan içten ve dıştan
İslam’a yapılan hücumlara cevap vermeye çalışırken diğer yandan Said
Halim paşanın İslamlaşmak adlı eserini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.
Gönüllere
ekilen bu iman ve fikir fidanlarının daha gün yüzü görmeden mütareke
kara bir kabus gibi bütün memleket ufuklarını kapatmıştı.
Akif,
bu karanlık kaynaşmada, nazarını yine semaya çevirdi ve kutup yıldızına
bakarak yönünü tayin edercesine Anadolu’da başlayacak bir mukavemete
katılmaya karar verdi.
Bu sırada İzmir’in Yunanlılar tarafından
işgali ve katliamlara girişilmesi üzerine Ayvalık ve Karesi tarafından
başlayan milli mücadele hareketi, gönüllere çekilen ümit ışığını
alevlendirmiş ve adeta Anadolu ayağa kalkmıştı.
Bu hareket
üzerine Mehmet Akif hemen Balıkesir’e giderek Zağnos Paşa camiinde çok
heyecanlı bir hutbe verdi. Bu hutbeye halkın beklenenden çok ilgi
göstermesi üzerine daha birçok yerde konuşmalar yapıp, hutbeler vererek
heyecanına istikamet verdi ve daha sonra İstanbul’a döndü.
Akif’in
bilhassa Balıkesir’de yaptığı konuşmalar, dikkatleri üzerine çekince
İstanbul da rahat hareket etme şansı kalmamıştı. Bunun üzerine
Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye katılmaya karar verdi.
Akif
Ankara’ya varır varmaz, Konya isyanına katılıp halkı teskin etmekle
görevlendirildi. Bunun üzerine hemen Konya’ya gidip azami gayret
göstererek onları iknaya çalıştı ise de kesin bir netice alamadı.
Akif,
imanın sesini basınla duyurmak için Kastamonu’ya geldi ve Eşref Ediple
beraber Sebilürreşab gazetesini orada çıkarmaya başladı. Bunun yanında
Nasrullah Camiinde verdiği vaazlarda başlattığı ateşli ve heyecanlı
duygularıyla halkı düşmana mukavemete teşvik etti.
Böylece Antep
“Gazi” oldu, Maraş “kahraman”lıklar kazandı, Urfa “şan”ını korudu ve
bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini, namusunu korumak için and
içti.
Sebülürreşad’ın yaydığı yoğun duygu vatanı aşıp en uzak
mesafelere imanı inşirahlar meydana getirince, Rusya, hak ve
hürriyetlerini gasbettiği, fakat imanını söndürmediği, milyonlarca
Türk’ün uyanmasından korkarak sebülürreşad’ın ülkesine girmesini
yasakladı.
Bu ses böylece millete ve alem-i İslam’a mal olunca,
Mehmed Akif Eşref Edip Ankara’ya gelip, bir işrad ve iman yuvası olan
Taceddin Dergahına yerleştiler.
Mehmed Akif önce İzmit ve Biga’dan
mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdurluların isteği üzerine
Burdur Listesine alındı. Fakat bir emirvaki neticesi mebus almamak için
Burdur’a gidip kendisini mebus seçenlerle görüştü, onların tensibini
aldıktan sonra, bir yandan mecliste Burdur mebusu olarak vazife
yaparken diğer yandan da neşriyat ve işrad hizmetine devam etti.
Mehmed
Akif yayından fırlamış ok gibi Ankara’ya doğru koşunca sustu bülbül.
Çünkü bu gidişin Vatan kurtulmadan durmayacağını ve muhakkak vatanını
kurtaracağını çok iyi biliyordu.
Fakat Akif Ankara’ya
geldiğinde şehri karamsar bir kaynaşma içinde buldu. Yunan Ordusunun
Ankara’ya doğru ilerlemesi karşısına, başta Mustafa Kemal olmak üzere
birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri’ye taşımaya karar vermiş ve mühim
bir kısım evrak gönderilmişti bile.
Fakat Akif, Kayseri’ye
taşınmanın bir dağılma olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini
düşünüyordu. Bu yüzden karara karşı çıktı. Meclisin Ankara’da kalmasını
Sakarya’da yeni bir müdafa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını
teklif etti. Teklifi görüşülüp benimsendi ve Akif’in imanlı sesi bir
taahhütname gibi Ankara’dan vatan safhına dağıldı.
Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz.”
Akif’in
söylediği gerçekleşiyor, “şenaet ve denaet” ordusunu bütün Cihan
desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor ve gönüllerdeki ümit ve iman
ışığı gün geçtikçe güçlenerek istiklal şafağını söktürmeye
hazırlanıyordu.
Bunun için şafak rengi ile dalgalanacak bayrağa
ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Milli
Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) bir yarışma açmış, fakat yarışmaya
katılan 724 şiirde İstiklal duygusu hissedilmesine rağmen, milletin
müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilmemişti. Mehmed Akif
500 lira mükafat konulduğu için bu yarışmaya katılmamıştı. Mecliste ise
en güzel Marşı ancak Mehmed Akif’in yazabileceğine dair ortak bir
kanaat vardı. Bunun için Zamnın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi,
“Pek aziz ve muhterem efendim,
--------------------------------------------------------------------------------
Mehmed Âkif 1873’te Fattih’in Sarıgüzel mahallesinde doğdu.
Âkif’in babası Temiz Tahir Efdendi, annesi ise Buharalı Emine Şerife Hanımdır.
Ailesinin
ilk çocuğu olan Âkif’e babası ebced hesabı ile doğum yılına tarih
düştüğü için Ragif adını verdi. Fakat bu isim pek kullanılmadığı için
annesi
ve arkadaşları tarafından Âkif diye çAğrıldı. O da sonra bu adı kabullendi.
Âkif
dört yaşında Emir Buhari Mahalle Mektebine gönderildi ve ailede aldığı
eğitim mekteple takviye edilerek terakkiye başladı. Babası Tahir
Efendi, oğlunun tahsil ve terbiyesi ile bizzat meşgul oldu.
Mahalle
Mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitiren Âkif’i annesi medreseye
göndermek istese de babası bu bilgileri kendiside öğretebileceğinden,
onun Mekteb-i Mülkiyenin İdadi kısmına gitmesini arzu etti. Buna rağmen
Akif’i meslek ve mektep seçiminde serbest bırakınca , o da zamanın
gözde mektebi olan mülkiyeyi seçti. Bunun üzerine sevinen babası
cebinde oğlunu idadiye yazdıracak parası olmamasına rağmen kAydını
yaptırdı.
Burada da başarılı olan Akif, bunun yanında babasından
aldığı Arapça derslerini oldukça ilerletti. Esat Dede isimli hocasından
da Farsça dersleri almaya başladı.
Fakat bunlar Şark’a ait dillerdi
ve bu asırda Garb’ı bilmemek büyük ayıptı. Kendi kendine Fransızca
öğrenmeye koyulan Akif dilden ve diğer derslerden de birinci duruma
yükseldi.
Âkif bütün bunların yanında bir de güreş’e gidiyordu.
Diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zaman geçiriyordu ve bu okuma
zevki ona yeni bir yetenek kazandırdı:
Şiir
Âkif şiir kitaplarıyla yetinemeyip şiir yazmaya başladı.
Mehmed
Âkif Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, aynı okulun
yüksek kısmına girdi. Gövdeleşmeden meyve verip dal budak salan Ağaç
gibi, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girdi.
Fakat
bu, şartların bitişe zorladığı bir başlangıç oldu. Ferdi ve Cemiyeti
saran felaketler zincirine yeni halkalar eklenirken, herkesin
birşeylerini kaybettiği bu “felaket ve helaket” arasında Akif önce
babasını kaybetti.
1889yıılı yazında Yakacık’ta kaldıkları zaman
meydana gelen bu vefatı ailenin o zamana kadar tattığı acıların ilki
değildi, ama en büyüğü idi.
Bu acının üzerinden
daha bir
yıl geçmeden yegane mal varlıkları olan Sarıgüzel’deki ev ve eşyaların
tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti.
Bu
felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bıraktı. O zaman
yeni açılan ve iş imkanı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı
öğrenci olarak girdi.
Âkif’in bu yıllara yenik düşmesi gerekirken,
Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata
binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı.
Bütün bu başarılı çalışmalara hayatı boyunca devam eden Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi.
Daha
sonra sari hayvan hastalıkları işi üzerinde vazifeye başladı ve çeşitli
bölgelerde görev yaptı. Bu arada, babasının doğum yeri olan İpek’e
gitti ve amcalarıyla görüştü.
Mehmed Akif memuriyete başladıktan
sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı Mehmed Emin Beyin kızı
İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir
çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim
Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi,
hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve
samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir
ailelerden biri durumuna geldiler.
Akif, 1906 yılında Halkalı
Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik
Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908’de Darülfünun Umumi Edebiyat
müderresliğine tayin edildi.
Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif’in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu.
Akif
bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını
hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete
hazırlamanın yollarını aradı.
Bu arada sadece çağırmanın yetmeyeceğini bilen ve memleketi kurtaracak, milletin ümidini yeniden
alevlendirecek
davetsiz ve vazifesiz gönül fedailerinin ortaya çıkması gerektiğine
inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfunundaki vazifelerinden istifa
ederek şahsi ve acı ihtiyaçlarını unutup milletin ıztırabını dindirmeye
koştu ve söylediklerini ilk defa kendisi tatbik etmeye başladı.
Fakat
bütün bu gayretler felaketi önlemeye yetmedi. balkanlarda gittikçe
çoğalan kin ve husumet dolu azınlık ayaklanmaları, Batının himayesi ile
savaş şeklini aldı ve binlerce insanı heder eden bir hüsranla bitti.
Akif,
iman ve heyecanın terennümü olan onlarca şiir yazdı. Bu şiirler dilden
dile, gönülden gönüle yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma,
milletin her ferdinde bir kımıldama görüldü ve Balkan faciasının
yaraları el birliği ile sarılmaya başladı.
Akif bu geçici
sükunetten faydalanarak Mısır seyehatine çıktı. Mısırın eski
harabelerini ve tarihi yerlerini gezdi. Özellikle El-Uksur, çok
dikkatini çekti ve El-Uksur’da” şiirini yazdı.Mısırdan Medineye geçen
şairin bu seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul’a döndü.
Alman
İmparatoru Vilhelm’in daveti üzerine oradaki Müslüman esirlerle görüşüp
onları işrad etmek üzere Akif’in Şeyh Salih Şerif Tunusi ile yaptığı
Almanya seyahati, teşkilatın bu çalışmalarını yerinde gerçekleştirmişti.
Mehmed
Akif 1914 yılında Berlin’e vardığı zaman kendisine büyük bir Otelde
geniş bir oda ayrıldı, fakat o burada kalmayı kabul etmedi ve tren
istasyonu karşısındaki üçüncü sınıf bir otele yerleşirken de Almanyanın
tarihi boyunca hiçbir ferdinde göremeyeceği bir fedakarlık ve fazilet
örneği gösterdi.
Akif Almanya'da ilk iş olarak İngilizlerle aynı
safta bize karşı çarpışırken esir düşen Müslümanlarla görüştü, onlara
Osmanlı Devletinin durumunu anlattı; hilali kurtarmak gayesi ile savaşa
sürüldüklerini söyleyerek pişmanlıklarını ifade etmeleri karşısında;
“Bizim en büyük derdimiz cahil olmak. Bütün Müslüman aleminin başlıca
müsabi bu afet. Onu yenmedikçe, hiçbir ciddi ve şerefli netice elde
edilemez. Bence İslam’ın büyüklerinin yapacağı tek şey, birer medeniyet
ve irfan mücahidi hüviyedi içinde diyar diyar gezmek işrad etmek ”
diyerek memleket için yapılması gereken ilk ve en önemli çalışmayı
belirtti.
Akif Almanya’dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle
devam ediyordu. Başka cephelerde de savaşın şiddeti Çanakkale’dekinden
az değildi, ama millet bütün ümidini Çanakkale Savaşının neticesine
bağlamıştı. Savaşın kazanılması Civan harbinin seyrini bizim ve
müttefiklerimizin lehine belki değiştirirdi.
Akif İngilizlerin dessas planları karşısında ümidini Çanakkale’ye bağladı
Allah,
Allah” sadeleri, namertlerin çelik namlularını karton borular gibi
buruşturup yerin dibine batırırcasına, alın terleri gibi tuzlu ve temiz
boğazın sularına gömünce, heyecanla hep bu anı bekleyen Akif , “Demekki
ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim” diye haykırarak Almanya’dan öyle
coşkun heyecanla döndü ki, Necid çölleri bile onun, vatan toprağına en
uzak köşelerine kadar gitmesini engelleyemedi.
Bu sırada Osmanlı
Devleti ve İslam aleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve
İslam’a yapılacak hücumları cevaplandırmak için Darü’l-hikmeti’l
İslamiye Cemiyeti kuruldu. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Bediüzzaman,
Said Nursi gibi devrin meşhur ve müntaz alimleri bu cemiyete üye,
Mehmed Akif’de başkatip olarak tayin edildiler.
Bu, Akif’in Ravza-i
Mutahharadan getirdiği gül fidanlarının gönüllere dikmesi için en güzel
fırsattı. Bu maksatta hemen işe başladı, bir yandan içten ve dıştan
İslam’a yapılan hücumlara cevap vermeye çalışırken diğer yandan Said
Halim paşanın İslamlaşmak adlı eserini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.
Gönüllere
ekilen bu iman ve fikir fidanlarının daha gün yüzü görmeden mütareke
kara bir kabus gibi bütün memleket ufuklarını kapatmıştı.
Akif,
bu karanlık kaynaşmada, nazarını yine semaya çevirdi ve kutup yıldızına
bakarak yönünü tayin edercesine Anadolu’da başlayacak bir mukavemete
katılmaya karar verdi.
Bu sırada İzmir’in Yunanlılar tarafından
işgali ve katliamlara girişilmesi üzerine Ayvalık ve Karesi tarafından
başlayan milli mücadele hareketi, gönüllere çekilen ümit ışığını
alevlendirmiş ve adeta Anadolu ayağa kalkmıştı.
Bu hareket
üzerine Mehmet Akif hemen Balıkesir’e giderek Zağnos Paşa camiinde çok
heyecanlı bir hutbe verdi. Bu hutbeye halkın beklenenden çok ilgi
göstermesi üzerine daha birçok yerde konuşmalar yapıp, hutbeler vererek
heyecanına istikamet verdi ve daha sonra İstanbul’a döndü.
Akif’in
bilhassa Balıkesir’de yaptığı konuşmalar, dikkatleri üzerine çekince
İstanbul da rahat hareket etme şansı kalmamıştı. Bunun üzerine
Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye katılmaya karar verdi.
Akif
Ankara’ya varır varmaz, Konya isyanına katılıp halkı teskin etmekle
görevlendirildi. Bunun üzerine hemen Konya’ya gidip azami gayret
göstererek onları iknaya çalıştı ise de kesin bir netice alamadı.
Akif,
imanın sesini basınla duyurmak için Kastamonu’ya geldi ve Eşref Ediple
beraber Sebilürreşab gazetesini orada çıkarmaya başladı. Bunun yanında
Nasrullah Camiinde verdiği vaazlarda başlattığı ateşli ve heyecanlı
duygularıyla halkı düşmana mukavemete teşvik etti.
Böylece Antep
“Gazi” oldu, Maraş “kahraman”lıklar kazandı, Urfa “şan”ını korudu ve
bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini, namusunu korumak için and
içti.
Sebülürreşad’ın yaydığı yoğun duygu vatanı aşıp en uzak
mesafelere imanı inşirahlar meydana getirince, Rusya, hak ve
hürriyetlerini gasbettiği, fakat imanını söndürmediği, milyonlarca
Türk’ün uyanmasından korkarak sebülürreşad’ın ülkesine girmesini
yasakladı.
Bu ses böylece millete ve alem-i İslam’a mal olunca,
Mehmed Akif Eşref Edip Ankara’ya gelip, bir işrad ve iman yuvası olan
Taceddin Dergahına yerleştiler.
Mehmed Akif önce İzmit ve Biga’dan
mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdurluların isteği üzerine
Burdur Listesine alındı. Fakat bir emirvaki neticesi mebus almamak için
Burdur’a gidip kendisini mebus seçenlerle görüştü, onların tensibini
aldıktan sonra, bir yandan mecliste Burdur mebusu olarak vazife
yaparken diğer yandan da neşriyat ve işrad hizmetine devam etti.
Mehmed
Akif yayından fırlamış ok gibi Ankara’ya doğru koşunca sustu bülbül.
Çünkü bu gidişin Vatan kurtulmadan durmayacağını ve muhakkak vatanını
kurtaracağını çok iyi biliyordu.
Fakat Akif Ankara’ya
geldiğinde şehri karamsar bir kaynaşma içinde buldu. Yunan Ordusunun
Ankara’ya doğru ilerlemesi karşısına, başta Mustafa Kemal olmak üzere
birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri’ye taşımaya karar vermiş ve mühim
bir kısım evrak gönderilmişti bile.
Fakat Akif, Kayseri’ye
taşınmanın bir dağılma olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini
düşünüyordu. Bu yüzden karara karşı çıktı. Meclisin Ankara’da kalmasını
Sakarya’da yeni bir müdafa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını
teklif etti. Teklifi görüşülüp benimsendi ve Akif’in imanlı sesi bir
taahhütname gibi Ankara’dan vatan safhına dağıldı.
Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz.”
Akif’in
söylediği gerçekleşiyor, “şenaet ve denaet” ordusunu bütün Cihan
desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor ve gönüllerdeki ümit ve iman
ışığı gün geçtikçe güçlenerek istiklal şafağını söktürmeye
hazırlanıyordu.
Bunun için şafak rengi ile dalgalanacak bayrağa
ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Milli
Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) bir yarışma açmış, fakat yarışmaya
katılan 724 şiirde İstiklal duygusu hissedilmesine rağmen, milletin
müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilmemişti. Mehmed Akif
500 lira mükafat konulduğu için bu yarışmaya katılmamıştı. Mecliste ise
en güzel Marşı ancak Mehmed Akif’in yazabileceğine dair ortak bir
kanaat vardı. Bunun için Zamnın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi,
“Pek aziz ve muhterem efendim,

SerdaR- Admin
-

Mesaj Sayısı: 136
Yaş: 22
Nerden: İstanbul
İş/Hobiler: Müzik
Lakap: SerdaR
İsminiz: SerdaR
Karalama Defteri: Dadaş
Kayıt tarihi: 25/02/08

Geri: Mehmet Akif Ersoy
İstiklal Marşı için
açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek
çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlüb şiiri vücuda
getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asıl
endişemizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmanızı rica ve bu vesile ile
en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.”
Şekillerindeki bir yazı ile Akif’e bir müracaatta bulunarak onun
yarışmaya katılmasını sağladı.
Elinde ufacık bir kağıdı
tefekküre daldı. Ara sıra bir kelime yazdı, bazen yazdığını çizdi,
sonra tekrar yazdı. Saatlerce düşünerek, nihayet milletin imanını ve
heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin
bekçisi olan “kahraman ordumuza” ithaf ve millete armağan etti.
Bu
kudsi armağan Akif’in İstiklal marşı yazdığını duyup “Biz onun yanında
müsabakaya girmeyiz.” Diyerek yarışma için verdikleri şiirleri geri
alan şair ve mebusların da oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde,
12 mart 1337 Cumartesi günü saat 17:45’te milletvekilleri tarafından
dört defa ayakta dinlenip alkışlanarak ittifakla kabul edildi.
Nihayet
bu heyecan, ıztırap, savaş, ümit ve zafer dolu yılardan sonra İstiklal
Savaşının İstiklal Marşı Şairi Mehmed Akif, beraberinde bir istiklal
madalyası ve bir mavzer tüfeği ile 1923’te Ankara’dan İstanbul’a döndü.
Mehmed
Akif’in İstanbul’a dönüşü aslında yeni bir gidişin başlangıcı idi. Akif
daha sonra da Abbas Halim Paşanın daveti üzerine kışıı geçirmek için
Mısır’a gitti.
Bu sırada akif Elmalı Hamdi Efendinin yazacağı meal’i tercüme etmek için Diyanet İşleri Bakanlığı ile bir anlaşma imzaladı.
Daha
sonra Akif tekrar Mısır’a gitti ve kış boyu çalışmalarına devam etti.
Döndüğünde memlekette ilk devrim hareketleri başlatılmış Cumhuriyet
dinsel baskılardan tamamen kopartılmaya çalışılıyordu. Bu teşebbüsler
üzerine 1926 kışında tekrar Mısır’a giden Akif, Kahire yakınlarındaki
Hilvan’a yerleşip İstanbul’a dönmeyerek çalışmalarına devam etti.
Mısır’ın
sıcağı ile eski sağlamlığını kaybeden Akif, bünyesi bu kadar kesif bir
çalışmaya tahammül edemeyince, değişik zamanlarda Lübnan’a, İskenderiye
ve Antakya’ya giderek dinlendi.
Akif'in hastalığı gün geçtikçe
daha çok artıyordu. Akif hastalığının artmasıyla memleketten uzak yerde
ölmekten korkup vatanına geri döndü. Akif geldiği gibi sağlık yurduna
yatırılıp tedavisine başlandı.
Akif hayatının son zamnlarıns-da
Prens Halim Paşanın Alemdağ’daki konağına giderek, hastalık onu
bitirmeden o hayatının gayesi olan eserlerini (İkinci Asım, İstiklal
savaşı, Selahaddin Eyyubi piyesi, Peygamberimizin veda hutbesi)
bitirmetyi azmetti.
Fakat halden anlamayan bu sari illet, iyice
takatsiz bıraktığı vücudu tamamen kavrayınca Alemdağ’da kalamaz oldu ve
kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat mesrurdu. Çünkü Mısırdan
döndüğü gün peygamberimizin yaşında ölmeyi dua etmişti.
Bu makbul dua aynı yıl tecelli etmiş olmalı ki. Mehmed Akif 27 Aralık 1936 yılında 63 yaşında iken vefat etti.
Devrin
hükümeti ve onun keyfine kendisini mahkum eden bir kısım güdümlü basın,
Akif’in, uzun bir firaktan sonra önce vatana, sonra da ebedi aleme
visaline ilgi göstermediğinden, resmi, cenaze merasimi yapılmadı, ama
hiçbir davet ve teşvik görmeden gönlünün sesine uyarak gelen yüz
binlerce vatan evladı Beyazıd meydanını doldurdu.
Muhteşem bir
namazdan sonra çoğu üniversiteli olan gençler bayrağa ve kabe örtüsüne
sarılı olan tabutu adeta parmakları üzerinde taşıyarak Edirnekapı
Mezarlığına götürdüler.
Okunan Kur’an ve ilahilerden sonra hep bir ağızdan istiklal marşını söyleyerek defnettiler.
Akif, “fetihten beri şehrin toprağına kendi eseri ile gömülen” ilk vatan evladı idi.
açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek
çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlüb şiiri vücuda
getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asıl
endişemizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmanızı rica ve bu vesile ile
en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.”
Şekillerindeki bir yazı ile Akif’e bir müracaatta bulunarak onun
yarışmaya katılmasını sağladı.
Elinde ufacık bir kağıdı
tefekküre daldı. Ara sıra bir kelime yazdı, bazen yazdığını çizdi,
sonra tekrar yazdı. Saatlerce düşünerek, nihayet milletin imanını ve
heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin
bekçisi olan “kahraman ordumuza” ithaf ve millete armağan etti.
Bu
kudsi armağan Akif’in İstiklal marşı yazdığını duyup “Biz onun yanında
müsabakaya girmeyiz.” Diyerek yarışma için verdikleri şiirleri geri
alan şair ve mebusların da oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde,
12 mart 1337 Cumartesi günü saat 17:45’te milletvekilleri tarafından
dört defa ayakta dinlenip alkışlanarak ittifakla kabul edildi.
Nihayet
bu heyecan, ıztırap, savaş, ümit ve zafer dolu yılardan sonra İstiklal
Savaşının İstiklal Marşı Şairi Mehmed Akif, beraberinde bir istiklal
madalyası ve bir mavzer tüfeği ile 1923’te Ankara’dan İstanbul’a döndü.
Mehmed
Akif’in İstanbul’a dönüşü aslında yeni bir gidişin başlangıcı idi. Akif
daha sonra da Abbas Halim Paşanın daveti üzerine kışıı geçirmek için
Mısır’a gitti.
Bu sırada akif Elmalı Hamdi Efendinin yazacağı meal’i tercüme etmek için Diyanet İşleri Bakanlığı ile bir anlaşma imzaladı.
Daha
sonra Akif tekrar Mısır’a gitti ve kış boyu çalışmalarına devam etti.
Döndüğünde memlekette ilk devrim hareketleri başlatılmış Cumhuriyet
dinsel baskılardan tamamen kopartılmaya çalışılıyordu. Bu teşebbüsler
üzerine 1926 kışında tekrar Mısır’a giden Akif, Kahire yakınlarındaki
Hilvan’a yerleşip İstanbul’a dönmeyerek çalışmalarına devam etti.
Mısır’ın
sıcağı ile eski sağlamlığını kaybeden Akif, bünyesi bu kadar kesif bir
çalışmaya tahammül edemeyince, değişik zamanlarda Lübnan’a, İskenderiye
ve Antakya’ya giderek dinlendi.
Akif'in hastalığı gün geçtikçe
daha çok artıyordu. Akif hastalığının artmasıyla memleketten uzak yerde
ölmekten korkup vatanına geri döndü. Akif geldiği gibi sağlık yurduna
yatırılıp tedavisine başlandı.
Akif hayatının son zamnlarıns-da
Prens Halim Paşanın Alemdağ’daki konağına giderek, hastalık onu
bitirmeden o hayatının gayesi olan eserlerini (İkinci Asım, İstiklal
savaşı, Selahaddin Eyyubi piyesi, Peygamberimizin veda hutbesi)
bitirmetyi azmetti.
Fakat halden anlamayan bu sari illet, iyice
takatsiz bıraktığı vücudu tamamen kavrayınca Alemdağ’da kalamaz oldu ve
kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat mesrurdu. Çünkü Mısırdan
döndüğü gün peygamberimizin yaşında ölmeyi dua etmişti.
Bu makbul dua aynı yıl tecelli etmiş olmalı ki. Mehmed Akif 27 Aralık 1936 yılında 63 yaşında iken vefat etti.
Devrin
hükümeti ve onun keyfine kendisini mahkum eden bir kısım güdümlü basın,
Akif’in, uzun bir firaktan sonra önce vatana, sonra da ebedi aleme
visaline ilgi göstermediğinden, resmi, cenaze merasimi yapılmadı, ama
hiçbir davet ve teşvik görmeden gönlünün sesine uyarak gelen yüz
binlerce vatan evladı Beyazıd meydanını doldurdu.
Muhteşem bir
namazdan sonra çoğu üniversiteli olan gençler bayrağa ve kabe örtüsüne
sarılı olan tabutu adeta parmakları üzerinde taşıyarak Edirnekapı
Mezarlığına götürdüler.
Okunan Kur’an ve ilahilerden sonra hep bir ağızdan istiklal marşını söyleyerek defnettiler.
Akif, “fetihten beri şehrin toprağına kendi eseri ile gömülen” ilk vatan evladı idi.

SerdaR- Admin
-

Mesaj Sayısı: 136
Yaş: 22
Nerden: İstanbul
İş/Hobiler: Müzik
Lakap: SerdaR
İsminiz: SerdaR
Karalama Defteri: Dadaş
Kayıt tarihi: 25/02/08

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz










ANASAYFA
BAŞKANIMIZ


tarafından 

» erol özkan
» GÖZLERİMİN YAŞLARI...
» ERZURUM'LULAR GELENEKSEL PİKNİK ŞÖLENİNDE BULUŞUYOR....
» Tenimde İzi Kalmış Dokunuşlar
» YÖNETİM KURULUMUZ
» Başarılarınız devamı dilegiyle
» Selamlar
» Derneğimizle İletişim Adres ve Telefonları